18 Şubat 2015 Çarşamba

KENDİMİ DİNLERKEN

Bazen gözlerimi kapatıp dünyayı dinliyorum, zaten ince olan duvarlarım dahada inceliyor.
Bir sokak ötede dönen arabanın ıslak yolda çıkardığı sesleri duyuyorum. Benden çok farklı bir insanın bir makineyi kullanarak bana çok uzak bir yerden gelip yine bana çok uzak bir yerlere gittiği o anda kafasından neler geçtiğini merak ediyorum. Kapının önünde oynayan çocukların çığlığımsı konuşmalarını duyuyorum, baş ağrısından başka bir şey değil. Ama kim bilir, yine bana çok uzak bir insan duysa -gününe neşe katan müzik- gibi algılayabilir o sesleri. Bir motokurye geliyor sonra. Hiçbir yere çıkmayan sokağın ortalarında birisi acıkmış belli ki. Birazdan koca lokmalarla karnını doyurduğunda mutlu olacak. Ama belki de mutlu olduğunun farkına bile varmadan daha "gerçek" bir mutluluk arayışına devama edecek sonrasında.

   Aynı hatayı sayısızkez istem dışı tekrarladığımın farkına varıyorum. Mutluluk gözle görülüp elle tutulan bir şey hiç olmadı ama , ben dahil tüm insanlık atlantismişcesine onu arıyoruz. Ve şu anki psikolojimle baktığımda söyleyebilirim ki ; muhteşem kar yağışından dolayı tatil edilen işime bugün gitmeyip , bu yazdıklarımı düşünebildiğim için mutluyum. O zaman mutluluğu neden hala arıyoruz? O zaten hayatımızın bazı anlarında ortaya çıkacak biçimde bizimle. 

  Ama insan doğası olabilir belkide bu. Çünkü insan hep daha fazlasını isteme düsturu ile yaratılmıştır. Çiftleşmek, alanlarını belirlemek ve karnını doyurmak için avlanmak , yani kısaca, basit yaşamını devam ettirebileceği azami koşulların sağlanması insanı asla doyuramaz. İnsanı hayvandan farklı kılan da olsa olsa bu doyumsuzluktur. düşünebilmek değil. "İnsanı hayvandan üstün kılan" cümlesi ise hatalı olduğunu bilen bilmese bile hisseden insanın kendini masum gösterme çabasından başka bir şey değil. Düşünebildiğimiz için değilde doyumsuz olduğumuz için farklıysak diğer canlılardan , üstün değil kesinlikle daha aşağı bir ırkız. Ve tam olarak yine bu sebepten mutsuzuz. Tam bu esnada yıllar önce öylesine söylediğim bir sözün doğruluğunu kendime ispatladığımı fark ediyorum.

Tanrı bizi mutsuz olalım diye yarattı...

13 Şubat 2015 Cuma

MASKELER

yolda yürürken gördüğümüz lise öğrencisini düşünün
eskiye göre profil değişti tabi artık ,
tam makyaj mini etek ...
diğer lise öğrencisine bakın şimdi 2 metre arkasında,
pantolonlu, saçlar bakımsız tepeden toplanmış.
Sonra iş yerinize bakın ...
çok sevdiğiniz iş arkadaşınız ,
sizinle her şeyini paylaşan dert ve dedikodu ortağınız.
Daha sonra arka masada oturan diğer mesai arkadaşınıza bakın,
hayatta en sevmediğiniz herhangi birisinin tıp demiş burnundan düşmüş olan hani :)
Otobüsteki kasketli amcaya da bakabilirsiniz .
Yaklaşırsanız hatta buram buram tütün kokusunu bile çekersiniz ciğerlerinize .
Ama ya otobüsteki o telefonu elinden düşürmeyen orta yaşlı
top sakallı abimize ne demeli ?
Yada geçtim hepsini ,size en yakın, en samimi, en sevgi dolu, en en en kadına;
annenize bakın.
Hangisi olduğu gibi?
Tamda beyninin içinde neyse yüzünde de o.
Anne dahil hiç birisi .
Hepimizin maskeleri vardır hayatta,
ve evet onlar biz DEĞİLİZ...

Bir insanın bir maskesi mi vardır peki ?
hiç sanmam ...
en dümdüzüm ben diyenin ,en az iki maskesi vardır.
genel kalıplar şöyle benim fikrimce;
kibar maske
aşık maske
asi maske
uysal maske
ortayolcu maske
nötr maske
anaç maske
nefret maskesi
düşünceli insan maskesi

bunlar sadece gün içinde mütemadiyen takındıklarımızın bazıları...
Benim derdim neden maske taktığımız,
ve cevabım yalnızlık korkusu.
Kibar olmanız gereken bir yerde içinizden geldiği gibi davranırsanız
hakkınızda ön yargı oluşabilir .
Aşıkken onun gerektirdiklerini yapmazsanız sevginizi nasıl kanıtlayacaksınız peki?
Ve asi olmanız gereken yerde olmayı beceremezseniz ne derler ?
Allah muhafaza light derler :)
Ve bazende asinin önde gidenisinizdir ama
yine toplum yine kabul yine yalnız kalmamak derken al sana dünya kara yollarında
bir aktör / aktrist daha .
bide sen solcusundur mesela ama , yine toplum falan filan feşmekan...

Sonuç itibari ile karşındaki insanı neresinden feth edebileceksen
onu belirleyip o maskeyi takmak adetten olmuştur .
insan dediğin varlık bunun için; pis, lekeli ve affedilemezdir özünde.

Peki ama yalnız kalmaktan neden bu kadar korkuyoruz?
Kimse korkmuyorum demesin şimdi burada,
eğer diyen de varsa o hiç yalnız kalmamış bir insandır.
İnsan yalnız kalmamak için adam öldürebilir.
Orospu olabilir.
Sırf ortama uyum sağlamak için dolandırıcılık yapabilir.
Gururunu kaldırıp çöpe atabilir çoğu zaman,
yalan söyler sıklıkla.
Hatta kendini öldürebilir bile...

Bu yazı nereye gidiyor hiç bilmiyorum
ama şunu diyebilirim.
Suçlar gibi yazdım,
kesinlikle değil...

Dönüp senin her gün iyi görünmek için neler yaptığına baktığın zaman,
var mı karşındakini suçlamaya yüreğin.
Bugün sırf kötü düşünceler türemesin hakkında diye, rezalet olduğunu
düşündüğün bir şeye "ne güzel ! " demedin mi?
Peki ait hissetmek için "ki ait hissedecek belli ki başka yeri kalmamış olan"
arkadaşından ilk hapı alıp -hiç harcı olmamasına rağmen- yutan
o çocuğu nerenle aşağı görüyorsun?

Yalnızlıktan korkmak doğamızda varsa,
bu suç değil ise ,
bunu için yapılanlar mı suç?

Ama konunun özüne dönecek olursak,
maskelerimiz aslında biz falan değildir,
ve insanı belki farkında olarak belki olmadan ;
iş yerinde çalışmaktan
sevgilin olacak insan ile ilgilenmekten
arkadaşına laf anlatmaya çalışmaktan
fatura ödemekten
daha daha daha çok yoran
onları takmaktır esasen ..

Tiyatrocuları düşünün bir rolü oynuyorlar,
farzı misal 2 saat sahnede kalıyorlar bambaşka biri olarak,
ve yoruluyorlar.


Alın size
neden hayatta keyif alamıyorum
off çok mutsuzum
hiç bir şey yapmadım yine de yoruldum
sabah bir türlü kalkamıyorum
ünlemlerinin özü .

Çünkü ne yaparsan yap kendin değilsin
hiç bir şey yapmasan rol yapıyorsun bu hayatta...

8 Ocak 2015 Perşembe

Ölümcül Kimlikler ( Les identiés meurtriéres)

Merhabalar

   Bugün daha dün okuduğum bir kitap hakkında yazmak istiyorum. 98'de yazılmış bir kitap olmasına rağmen, bazen orjinal paragrafları, bazende satır aralarını okuduğumuzda, şimdiki orta doğu sorununun başlangıçları hakkında güzel tespitler çıkartılabilecek bir kitap. 16 yıl önce yazılmış olmasına rağmen üstelik.
   Tabi ki kitapta esasen açıklığa kavuşturulmak istenen bizim bugünkü sorunlarımız değil. Geleceğe dair kısmen ütopik ama tamamen imkansızda olmayan bir hayal mevzu bahis.
   Kitap, yazarı olan Amin Maalouf'un toplumun bugün bulunduğu (o gün bulunduğu yani) halinden yola çıkarak oluşabilicek muhtemel geleceklere bakmış ve içlerinden birisine kalpten bir göz kırpmış.
   Temelde yapılması gereken şeyin önce şahıs bazında ve zamanla toplum bazında birbirini bütün olarak kabul etme olduğunu ve bunun bütün dünyayı değiştirebileceğini söylüyor yazar bize. Bunu bu şekilde ifade etmesinde hatta bu konuyu en başta düşünmeye başlamasında bile şüpesizki kendi bölünmüş kimliğinin etkisi yadsınamaz. Ama temelde anlatılmak istenen de kimliklerin aslında bölünmemesi gerektiği.
   Eğer ki ; insanlık ve toplumlar egolarından kurtulup, "karşısındakini" olduğu gibi kabul ederse , karşısındakinden de alabileceği şeyler olduğunu görecektir. Ve eğer "buradaki" kabul gördüğünü hisseder ise hırçınlığı dinecek ve karşıdakinin onu yok etmeye çalışan bir canavar olduğunu düşünmekten vazgeçecektir (hızla ilerlediğimiz Müslüman-Hırıstiyan çatışması engellenebilir mesela).
   İşte tüm bu olguların bol bol milletler ve dinler bazında , örneklendirilerek anlatıldığı bu denemeden çok şey öğrenebileceğimizi düşünüyorum ki; çoğuda bildiğimizin bile farkına olmadığımız şeyler olacaktır. Yani evet, bir farkındalık artırma kitabı bu. Ve her ne kadar dünya için istenen gelecek , pesimistler açısından ütopik olsa da , diğerlerinin içinde "bir şeyler yapmak" isteği uyandıracak bir deneme olduğu kanısındayım.
   Mesela ben , öncelikle belkide kimsenin okumayacağı bu blogda daha fazla insanın bu gelecek ihtimalinin farkına varması için , bu kitabın reklamını yapmakla başladım. Kim bilir belki bir yıl sonra kendimi yakın hissettiğim ikinci dilimi seçmiş ve öğrenmeye başlamış olurum.

au revoir a